. Merhaba arkadaşlar size bu yazımızda Türk Dili ve Edebiyatı Konuları hakkında bilgi vereceğiz. Yazımızı okuyarak bilgi sahibi olabilirsiniz. İslamiyetin Kabulünden Sonraki Dönem Destanları nedir? sorusunun cevabı aşağıda sizleri bekliyor… İslamiyetin Kabulünden Sonraki Dönem Destanları Türklerin islamiyeti kabul etmesiyle birlikte, maddi ve manevi tüm kültür değerlerine ve yaşayış biçimine yansıyan bu yeni inanç yapısı, Türklerin mitolojik algılarını da değiştirmiştir. Bu nedenle islamiyetten önceki Şamanist ögelerin ağır bastığı değerlerin yerini, islami ögeler almaya başlamıştır. Satuk Buğra Han Destanı – Karahanlılar Destanda Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın İslam dinini kabul etmesi ve İslamiyet’i yaymak için verdiği mücadele 9. ve 10. yüzyıllarda oluşmuştur. Karahanlılar ilk Müslüman Türk devletidir. Satuk Buğra Han, Türklerin toplu hâlde İslam’a geçmesini sağlamıştır. Müslüman olduğunu açıklayıp Abdülkerim adını da alan Satuk Buğra Han, amcası ile mücadeleye başlar, Fergana Savaşı’nı yapar, Atbaşı kalesini zapt eder; Kaşgar’ı fetheder, Türk ülkelerinde İslamiyet’i hızla yayar. Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirir. Birçok savaş yapar. Hükümdarlığı boyunca İslamiyet’in yayılmasını sağlar. Destana göre Hz. Muhammet’in kanatlı atı Burak’ın sırtında göklere yükseldiği “Miraç Gecesi’nde” gök katlarında, kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında birini tanıyamaz ve Cebrail’e bunun kim olduğunu sorar. Cebrail “Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan’da sizin dininizi yayacak olan bu ruh Abdülkerim Satuk Buğra Han’ adını alacaktır.” der. Hz. Muhammet yeryüzüne döndükten sonra İslamiyet’i Türk ülkesine yayacak olan bu insan için her gün dua eder. Abdülkerim Satuk Buğra Han’a bazı olağanüstü özellikler de yüklenmiştir. Destanda Satuk Buğra Han’ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcının olduğu ve savaşlarda ağzından ateşler saçarak düşmanları yaktığı anlatılır. Manas Destanı – Kazak-Kırgız 11. ve 12. yüzyıllarda Kırgız Türkleri arasında oluşmaya başlayan bu destan kısa zamanda geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Destanda Manas adlı bir yiğit kişinin kâfirlerle savaşı anlatılır. Eski Türk destanlarının izlerini taşıyan Manas destanı Kırgız Türkçesiyle oluşturulmuştur. Manas destanını Rus bilgini Radloff, Kırgız Türklerinin ağzından derlemiştir. Tamamı manzum olan Manas destanı dünyanın en uzun destanıdır ve 400 bin mısradan fazladır. Cengiz Han Destanı – Türk-Moğol Orta Asya’da yaşayan Türk boyları arasında 13. yüzyılda doğup gelişmiş bir destandır. Cengiznâme; Cengiz Han’ın soyu, doğumu, fetihleri ve etkileri hakkındaki genel halk rivayetlerinden derlenmiş, tarihî bir destandır. Cengiznâme’de, Cengiz, bir Türk kahramanı olarak kabul edilmekte ve hikâye Türk tarihi gibi anlatılmaktadır. Destanda Şaman dininin etkisi görülür. Cengiz Han, Uygurların Türeyiş destanının kahramanları gibi gün ışığı ile kurttan doğar. Soyu “Oğuz Han”a dayanan Cengiz Han ve oğulları Doğu Asya’dan Doğu Avrupa’ya dağınık ve irili ufaklı devletler hâlinde yaşayan bütün halkları hâkimiyeti altına almış; böylece 9. yüzyılın ortalarından itibaren irili ufaklı devletler tarafından idare edilen Asya, tek bir çatı altında toplanmıştır. Timur ve Edige Destanları – Tatar-Kırım Edige destanı, 15. yüzyılda yaşamış bir tarihi kişilik olan Nogay beylerinden Edige’nin kahramanlıkları etrafında oluşmuştur. Destanda Altınordu hükümdarı Toktamış Han ile Edige arasındaki mücadeleler anlatılır. Yine Edige Timur’un kızını ve bazı askerlerini kaçıran ve herkese meydan okuyan Kare Tiyin’i öldürür ve Timur’un gözüne girer. Timur’un yardımıyla Toktamış üzerine açılan sefer kazanılır, Altınordu Hanlığı yıkılır. Sonunda Edige, Nogay halkının başına geçer, han olur. Bu destan Nogay ve Kıpçak Türkleri arasında yayılmıştır. Destanın 6 değişik biçimi tespit edilmiştir. Battalgazi Destanı – Selçuklular Bu destanın kahramanı Türkler arasında Battal Gâzi adıyla benimsenmiş bir Arap savaşcısıdır. Asıl destan, VIII. yüzyılda, Emevî’lerin hırıstıyanlarlaDanişmend name yaptıkları savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş Abdullah isimli bir kişiyle ilgili olarak doğmuştur. Battal arapça kahraman demektir, Battal Gâzi, Arap kahramanına verilen unvanlardır. Türklerin müslüman olmalarından sonra Battal Gâzi destan tipi Türkleştirilmiş önceki destan epizotlarıyla zenginleştirilmiş ve anlatım geleneği içine alınmıştır. XII ve XIII yüzyıllarda Battal-Nâme adı ile ve nesir biçimi yazıya geçirilmiştir. Hikâyeci âşıkların repertuarlarında da yer almıştır. Seyyid Battal adıyla da anılan bu kahraman hem çok bilgili, çok dindar ve cömertdir. Müslümanlığı yaymak için yaptığı mücadelelerde insanların yanında büyücü, cadı ve dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. “Aşkar Devzâde” isimli atı da kendisi gibi kahramandır. Arap, Fars ve Türklerin X-XX. yüzyıllar arasında oluşturdukları ortak islâm kültür dâiresinin ürünlerinden biri olmakla beraber Orta Asya’da yaşayan Türk guruplar arasına da yayılarak Türk kabul ve değerleriyle kaynaşmıştır. Danişmend Gazi Destanı – Anadolu Beylikleri Danişmend-name, 11. yüzyılda yaşamış Türk devlet adamı Melik Dânişmend Gazi’nin hayatını, savaşlarını, Anadolu’daki bazı şehirleri fethini ve çeşitli kerametlerini anlatır. Dânişmend Gazi Destanı, üç ayrı kişi tarafından farklı yüzyıllarda kaleme alınmıştır. Hem tarihî olayların hem de metinlerin yazıya geçirilişi açısından bu eser, Battal Gazi Destanı ve Saltık Gazi Destanı zincirinin ikinci halkasını oluşturur. Dânişmend Gazi Destanı, Battal Gazi Destanı’nın tamam olduğunu, Battal Gazi ve gaza arkadaşlarının ebediyete intikal ettiğini bildiren cümlelerle başlar. Eserin şimdiye kadar on dokuz nüshası tespit edilmiştir. Tokatlı Arif Ali’nin kaleme aldığı Dânişmend Gazi Destanı Oğuzcanın Anadolu’da hakim duruma geçtiği yıllarda yazılmıştır ve oldukça sadedir. Baştan sona kadar nazım-nesir iç içe olan eser, bu yönüyle incelendiğinde türünün diğer örnekleri olan Battal Gazi Destanı ve Saltuk Gazi Destanı’ndan farklılık gösterir. Dânşmend Gazi Destanı’nda olayların geçtiği rivayet edilen mekânların tamamının gerçek olduğu rahatlıkla söylenebilir. Battal Gazi Destanı ve Saltuk Gazi Destanı’nda olduğu gibi efsane ve masal ülkelerine ya da mekânlarına hiç rastlanmaz. Yer isimleri incelendiğinde olayların tamamının Anadolu’da geçtiği görülür ve büyük bir kısmı da tarihî hâdiselerle uyum içerisindedir. Sarı Saltuk Destanı – Osmanlılar Saltuknâme Saltuk Gazi Destanı, 13. yüzyılda Anadolu ve Rumeli’nin fethi sırasında önemli rol oynadığı rivayet edilen kahraman bir evliya olan Sarı Saltuk’un hayatını anlatır. Destan, 15. yüzyılda Cem Sultan’ın talimatıyla Ebu’l Hayr er Rûmi tarafından yedi senelik bir çalışma sonucunda yazıya geçirilmiştir. Saltuknâme’de Sarı Saltuk, Hz. Muhammed soyundan Battal Gazi’nin torunlarından, kâfirlere karşı cihatla ve Müslümanlığı yaymakla görevli biri olarak anlatılır. Saltuknâme’de Sarı Saltuk, tıpkı Battal Gazi gibi olağanüstü özelliklerle donanmış biridir; Avrupa dillerini, dinlerini bilginler kadar bilir, türlü hilelerle şehirlere girer, kilisede vaaz verir, insanları Müslüman yapar. Destanda Sarı Saltuk bazen savaşçı kimliğiyle, bazen keramet gösteren bir veli kimliğiyle, bazen Kaf Dağı’na giden, cadılarla, devlerle savaşan bir masal kahramanı olarak; bazen Osman Gazi, Orhan Gazi, Nasrettin Hoca, Mevlana gibi kişilerin yanında bir tarihi kişilik olarak karşımıza çıkar. Saltuk Gazi Destanı’nın mekânı çok geniştir. Anadolu’da başlayan destanın alanı daha sonra haksızlık, kanunsuzluk ve kötülüklerin bulunduğu bütün yeryüzüne kadar uzar. Sarı Saltuk her yerde haksızlıkları yok etmek, İslamiyet’i yaymak için mücadele eder. Daha açık bir ifade ile Anadolu’dan başlayıp Avrupa, Asya ve Afrika’nın en uç bölgelerine uzayan bir sahayı içerisine almaktadır. Anadolu’da oluşan destan geleneğinde Battal Gazi ve Danişmend Gazi Destanlarının ardından Saltuk Gazi Destanı son halka olma özelliği de taşımaktadır Köroğlu Destanı – Osmanlılar İslami dönemde oluşmakla birlikte dinî bir özellik taşımayan, bütün Türk boyları arasında yaygın olarak anlatılan bir destandır. Destanın farklı aşıklarca anlatılan 24 ayrı söylenişi varyant, kol vardır. Destanın kökenlerini Orta Asya’ya kadar götürenler vardır. Bununla birlikte destanın esas biçimi Anadolu’da oluşmuştur. Köroğlu bu destanda, hem kahraman hem de saz çalıp şiir söyleyen bir âşıktır. Âşık Köroğlu ile destan kahramanı Köroğlu’nun aynı kişi olması mümkün değilse de bu iki kişilik halk zihninde birleşmiştir. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmeyen Köroğlu’nun asıl adı Ruşen Ali’dir. 16. yüzyılda Bolu civarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Destana göre Bolu Beyi, seyislerinden biri olan Yusuf’tan hünerli ve değerli bir at ister. Yusuf, iyi cins bir tay bulur. Gösterişli bir tay değildir; ama iyi bir bakımla harikulade bir at olacaktır. Bolu Beyi tayı beğenmez; çok kızar ve Seyis Yusuf’un gözlerine mil çekilmesini emreder. Bundan sonra Ruşen Ali, körün oğlu olarak Köroğlu anılır. Yusuf ve Ruşen Ali tayı da alarak oradan uzaklaşırlar. Tayı karanlık bir ahırda beslerler. Kır tayı arada bir dışarı çıkararak koştururlar. Tayın ayakları çamura değmediği zaman istenilen duruma geldiği anlaşılır. Bu arada Ruşen Ali büyür ve yiğit biri olur. Bir gün baba oğul, Aras nehrinde, Yusuf’un rüyasında gördüğü bir ermişin Bingöl Dağları’ndan geleceğini haber verdiği üç sihirli su köpüğünü beklerler. Bu köpükleri Yusuf içecek, hem gözleri açılacak hem de Bolu Beyinden öcünü almak için gereken güç ve gençliği elde edecektir. Ruşen Ali köpükler gelince dayanamaz, babasına haber vermeden üçünü de kendisi içer. Ruşen Ali bu köpükler sayesinde sonsuz yaşama gücü, yiğitlik ve şairlik gücü elde eder. Babasının intikamını alma görevi de artık kendisinindir. Bir süre sonra babası ölür. Ruşen Ali, Kırat’ı da alarak dağa çıkar. Artık Köroğlu’dur. Çamlıbel’e bir kale yaptırır. Eşkıyalar onun çevresinde toplanır Zenginlerden alarak yoksullara dağıtır. Bolu Beyi’nin kız kardeşini kaçırır ve onunla evlenir. Bolu Beyi’yle mücadele eder ve onu yenilgiye uğratır. Aradan yıllar geçer “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu.” diyen Köroğlu, etrafındaki eşkıyaları dağıtır ve ortadan kaybolur. 10. Sınıf Destan /Efsane Konu Anlatımı için Tıklayınız… 10. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Konuları için Tıklayınız… 10. Sınıfta Yer Alan Diğer Ders ve Konuları için Tıklayınız…
Türk-İslam Tarihindeki Başlıca Siyasî Gelişmeler751 Talas Savaşı840 Karahanlı Devleti'nin Kuruluşu963 Gazneli Devleti'nin Kuruluşu1040 Büyük Selçuklu Devleti'nin Kuruluşu Dandanakan Savaşı1048 Pasinler Muharebesi1071 Malazgirt Muharebesi1077 Türkiye Selçuklu Devleti'nin Kurulması1097 Harzemşahlar Devleti'nin Kurulması1157 Büyük Selçuklu Devleti'nin Yıkılması1187 Gazneli Devleti'nin Yıkılması1212 Karahanlı Devleti'nin Yıkılması1230 Harzemşahlar Devleti'nin Yıkılması Anahtar Kelimeler Benzerlik,dostluk,Talas TÜRKLERİN İSLÂMİYETİ KABULÜNÜN NEDENLERİ 1-Eski Türk dini ile İslamiyet arasındaki benzerlik a-Tek tanrı inancı b-Ahiret inancı c-Hac ve kurban ibadetlerine benzer ibadetlerin varlığı 2-Türklerde aile kavramına ,namusa,temizliğe verilen önem ile İslamiyetin değerler sisteminin benzeşmesi. 3. İslamiyetteki cihat ve gaza anlayışı ile Türk-Cihan hakimiyeti düşüncesinin benzeşmesi. 4-Eski Türk toplumunda sosyal sınıflar olmadığı gibi İslam dininde de böyle bir ayrımın yapılmaması ve böylece iki toplumsal düşüncede de halkın refah ve mutluluğunun gözetilmesi. 5-Talas Savaşıyla birlikte Müslüman Araplarla Türkler arasında başlayan dostluk * Anahtar Kelimeler Yayma,Birlik,Koruma,Nizamiye Medresesi,İlim İnsanları TÜRKLERİN İSLÂMİYETE HİZMETLERİ 1. İslamiyet’in Orta Asya’dan Balkanlara kadar yeni alanlara yayılması. arasındaki anlaşmazlık ve iç çekişmelerin sona erdirilmesi ve siyasi birliğin sağlanması. 3. Abbasi Halifesi’ni Şii baskılarına karşı koruyarak halifeliğin devamını sağlamak. 4. İslam aleminin kuzeyindeki en büyük tehlike olan Bizans Devleti’ne karşı İslam alemini savunmak 5. İslam alemini Haçlı Seferleri’ne karşı savunmak. ve sanat adamlarının yetişmesine zemin hazırlamak NotBüyük Selçuklular zamanında vezir Nizamülmük’ün katkılarıyla medrese sistemi daha da geliştirilerek eğitime farklı bir bakış açısı kazandırdılar. Medreseler yüzyıllar boyunca Türk – İslam medeniyetinin gelişerek devamını sağlamıştır. Bağdat’ta kurulan Nizamiye Medresesi dünyadaki ilk üniversitedir. Talas Savaşı 751 Nedenleri 1Çinlilerin Orta Asyaya egemen olmak istemesi 2Türkler ve Müslümanların Çinin Orta Asya'ya hakim olmasını istememesi Çinliler ile Araplar arasında Talas Savaşı meydana gelmiştir 751. Talas Savaşında Karluk Türkleri Müslümanları destekleyince Talas Savaşı Türkler ve Müslüman Arapların zaferiyle sonuçlanmıştır. Sonuçları 1 Orta Asya, İslam devletinin egemenliği altına girdi. 2 Orta Asya Çin egemenliğine girmekten kurtuldu. 3 Türk-Müslüman Arap dostluğunun başlangıcı oldu. 4Türkler arasında İslamiyet yayılmaya başladı. 5 Kağıt, matbaa, barut ve pusula gibi teknik buluşlar İslam dünyasında yayılmaya başladı. Türklerin İslamiyeti Kabulü SüreciTürkler ile Müslüman Araplar arasında ilk temas döneminde Sasanilerin yıkılmasından sonra döneminde uygulanan İslama aykırı baskıcı ve ırkçı politikalar Türklerin İslama girmelerini geciktirmiştir. Bu dönemde Halife Ömer Bin Abdülaziz'in İslama uygun olarak yaptığı uygulamalar sonucu Türkler İslama girmeye başladılar. Onun ölümünden sonra eski politikalarına dönen Emeviler döneminde Türklerdeki İslamlaşma durmaya iktidara geçme mücadelelerinde Türkler de Abbasilere yardım edince Türklerle Müslüman Araplar arasındaki ilişkiler düzelmeye yılındaki Talas Savaşı'nda başlayan silah arkadaşlığı Türkler ile Müslümanlar arasındaki dostluğu geliştirip pekiştirince Türkler arasında topluluklar halinde Müslüman olmalar başladı. Özellikle Karahanlı Hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Han'ın Türkler arasında İslamiyetin yayılmasına çok büyük katkıları dönemde Türkler arasında İslamiyet şu yollarla yayılmıştıraAbbasi halifelerinin gönderdiği davetçi elçilerbDürüstçe Ticaret yapan Müslüman Tüccarlar ve beraberlerinde gelen İslam alimlerinin çalışmalarıcSınır boylarında kurulan Camii, medrese ve mescidlerdeki gazilerin ve sufilerin çalışmalarıdMutasavvıfların çalışmaları1. Talas Savaşından sonra Oğuzların kitleler halinde Gazne ve Gur Bölgesindeki Halaç Türklerinin Müslümanlaşması3. 920 yılında Abdülkerim Satuk Buğra Han ve onu takiben Karluk, Yağma ve Çiğil Türklerinin binlerce kitleler halinde kabul eden İlk Büyük Türk Devleti 920 yılında İtil Bulgar Hanı Almuş Hanı takiben İtil Bulgarlarının Müslümanlaşması. İslamiyeti kabul eden ilk Türk Devleti olmalarını İslamiyetin Yayılmasıİranlılar Sasaniler/Acemler Dört Halife döneminde İranın fethinden sonra Müslüman Araplardan İslamı görerek, onlarla akrabalık kurarak ve İslam Devleti'nin devlet yönetiminde yer alarak İslamı Afrika'da Berberiler Müslüman Araplardan İslamı görerek ve İslamın camiiler, medreseler yoluyla kendilerine güzelce anlatılmasıyla İslamı benimsediler. Berberilerin zayıf bir kültürel yapıları olduğu için zamanla yaşayan bir diğer toplum olan Kürtler de bölgedeki diğer Müslüman olmuş toplumlar gibi dört halife döneminde Müslümanlığı görüp severek Müslüman oldular.
A İlk Eserler B Türk Halk Edebiyatı C Klasik Türk Edebiyatı 8. itibaren yerleşik hayata geçen, Müslümanlıkla tanışan Türkler, 10. ilk yarısında 920 Karahanlı Devleti hükümdarı Satuk Buğra Han’ın Müslümanlığı kabul etmesiyle başlayan süreçte Müslümanlıkla Türklüğü birleştirip bir sentez ortaya çıkarmışlar, hayat tarzlarını buna göre belirlemişler, bu sayede birlik sağlamışlar ve İslâm dininin, Farsların ve Arapların etkisiyle yeni bir edebiyat oluşturmaya başlamışlardır. İslamiyet Sonrası Türk Edebiyatında 11-19. yy. sözlü eserlerin yanı sıra yazılı eserler de çoğalmıştır. İlmî eserler ve Kur’an-ı Kerim aracılığı ile Arapça’dan; Edebî eserler aracılığıyla da Farsça’dan etkilenilmiştir. Yine bu yolla o zamana kadar dış etkilerden uzak olan Türk dili Arapça ve Farsça’nın etkisine girmeye başlamıştır. İslâm kültürü, ortak İslâm edebiyatının şekil ve tekniği, zevki, hayat görüşü, temaları, motifleri, Türklerden önce Müslüman olarak bir İslâmî edebiyat geliştiren İranlıların aracılığı ile Türk Edebiyatına girmiştir. İslâmî edebiyat şiirinde ortak teknik malzeme şekiller, temalar, motifler ile ortak bir dünya görüşü ve estetik kavramı benimsenmiştir. XIV. asırda yazıya geçirilen “Dede Korkut Kitabı” destan döneminin hatıralarını saklayan, gerek muhteva gerekse dil ve üslup mükemmeliyeti bakımından Türkçe’nin şaheserleri arasında yerini daima muhafaza eden çok değerli bir sonra da destansı edebiyat devam etmiştir – Karahanlı Dönemi Satuk Buğra Han Destanı – Kazak – Kırgız Kültür Dâiresi Manas – Türk – Moğol Kültür Dâiresi Cengiz name – Tatar – Kırım Timur ve Edige Destanları Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri Seyid Battal Gazi Destanı Battal Gazi’nin İslamiyet’i yayış mücadelesini ve yiğitliklerini anlatır, Danişmend Gazi Destanı Danişmendname, Köroğlu Destanı A İlk Eserler 1 Kutadgu Bilig Dönemin ilk edebî eseridir. Aynı zamanda ilk yılında Balasagunlu Yusuf tarafından Karahanlılar devrinde yazılmış ve Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Han’a sunulmuştur. Eseri beğenen hükümdar bunun üzerine Yusuf’a Has Hacip’lik unvanı vermiştir. Eserin adı “Mutluluk Veren Bilgi” anlamındadır. Mesnevi nazım şekliyle ve ²²/²²/²²/² Şehname vezni vezin kalıbıyla yazılmıştır. 6600 beyittir. Ayrıca 173 tane de dörtlük vardır. Beyit nazım birimiyle yazılmıştır; ancak dörtlük nazım birimi de kullanılmıştır. Aruz ölçüsüyle yazılmış ilk eserimiz kabul edilir. Didaktik öğretici bir nitelik taşır. Bir ahlâk ve öğüt kitabıdır. Hükümdara siyası öğütlerde bulunur. Eserde sembolik bir anlatım vardır. Hükümdar Kün Toğdı Adaleti, Vezir Ay Toldı İyi yönetimi, Vezirin Oğlu Ögdilmiş Aklı, Vezirin Kardeşi Odgurmış Öbür dünyayı temsil Hakaniye Çağatay Türkçesiyle kaleme alınmıştır. Dili oldukça sadedir. 2 Divân-ı Lûgati’t-Türk “Türk Dilleri Sözlüğü” anlamına gelir. Kaşgarlı Mahmut tarafından 1072-1074 tarihleri arasında yazılmıştır. Eser bir sözlük olarak hazırlanmasına rağmen, Türk sosyolojisi, psikolojisi, edebiyatı, gelenek ve görenekleriyle ilgili bilgi veren önemli bir eserdir. Türkçe’nin önemini anlatmak ve Araplara Türkçe’yi öğretmek amacıyla yazılmıştır. Mensur düzyazı bir eserdir. Türkçe’nin ilk sözlüğü kabul edilir. Kelimeleri göçebe boylar arasında gezerek bizzat kendisi derlemiştir. Diğer önemli sözlükler Ali Şir Nevai, Muhakemetü’l-Lugeteyn, Şemseddin Sami, Kamus-ı Türki. İslamiyet öncesi edebiyatın sagu, koşuk ve sav örneklerini içerir. Eserde 7500 kelime ve Arapça karşılıklarıyla bunların kullanıldığı örnek cümle veya şiirler, dilbilgisi kuralları ve bir harita o devirdeki Türk boylarının yerleşim alanını gösteren bulunmaktadır. Etnografik bir eser olarak kabul edilir. Zamanında konuşulan ve yazılan Türk lehçelerindeki 7500 Türkçe kelimeye Arapça karşılıklar veren ve harf sırasına göre düzenlenmiş bir sözlük durumundadır. Ayrıca manzum-mensur parçalar sav, sagu, koşuk, örnekler ve bazı olaylarla donatılmış bir ansiklopedidir. Zamanın Türk tarih ve efsanelerine, coğrafya, halk edebiyatı ve folkloruna dair geniş bilgiler vererek Türkoloji’nin temellerini atmıştır. 3 Atabetü’l-hakayık “Hakikatlerin eşiği” anlamına yy’da Edip Ahmet Yügnekî tarafından yazılmıştır. Didaktik bir eserdir, ahlak ve öğüt kitabıdır. Cömertlik, ilim, doğruluk gibi konuları işler. Aruz ve hece ölçüsü birlikte kullanılmıştır. Nazım biçimi mesnevidir. Hakaniye Çağatay Türkçesiyle yazılmıştır. 4 Divan-ı Hikmet Mutasavvıf Hoca Ahmet Yesevi tarafından 12. yazılmıştır. İlâhî aşkın, ibadetin, cennetin vb. konu edildiği didaktik bir eserdir. 7’li ve 12’li hece ölçüsüyle yazılmıştır. Dörtlükler halinde yazılmıştır. Dörtlüklerin adı eserde “hikmet” bir oldukça sadedir. 5 Kitab-ı Dede Korkut Destandan halk hikâyesine geçiş dönemi ürünüdür. 12 hikâyeden oluşur. Eserde bir yandan Türklerin İslâm öncesi hayatları anlatılırken diğer yandan İslâm’a ait unsurlara da yer verilir. Dede Korkut, hikâyelerin içinde adı geçen, yaşlı, bilge, meçhul bir halk ozanıdır. Eser 15. yazıya geçirilmiştir. Nazımla nesir iç içedir. Kahramanlık, yiğitlik, boylar arası savaşlar, aşk, aile birliği eserde işlenen konular arasındadır. Özellikle Deli Dumrul hikâyesinde olduğu gibi Türk aile yapısı, aile bağları, ailenin kutsallığı önemli yer tutan bir konudur. B Türk Halk Edebiyatı Türk Edebiyatı, İslâmiyet’in kabulünden ve tarihindeki siyasî gelişmelerden dolayı Anadolu beylikleri, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde iki farklı tarzda gelişme göstermiştir 1 Saray, konak, medrese ve bunlara yakın çevrelerde tahsilli kişilerin yarattığı ve Arap ve Fars geleneğine dayanan Klâsik Türk Edebiyatı veya Divan Edebiyatı. 2 Eğitimleri daha çok sözlü kültür birikimine dayanan, daha çok kırsal kesime ve yeniçeri ocaklarına has olan kişilerin, din ve tasavvuf çevrelerinden olan kişilerin ve halkın kendisinin oluşturduğu ve Orta Asya geleneğine dayalı Türk Halk Edebiyatı. Bugün de bir ölçüde yaşamakta olan Türk Halk Edebiyatı geleneği, Türklerin Orta Asya edebiyat geleneklerinin İslâmiyet ve yeni yaşayış şart ve şekilleri içinde tekabül etmiş millî edebiyatlarıdır. Türk Halk Edebiyatı, dış yapıda ve bir ölçüde icra töresinde müştereklik gösteren muhteva ve fonksiyonları ile farklı olan Anonim din dışı, Aşık tarzı din dışı ve Tekke dinî edebiyatından oluşur. Türk Edebiyatı içinde yer alan ve aynı zamanda folklorun da bir alt disiplini olarak değerlendirilen Halk Edebiyatı; edebî zevk, düşünce ve anlatım gücüne ulaşmış âşık ve tekke tarzı sahibi belli eserlerle, malzemesi dile dayalı destan, efsane, halk şiiri, mani, ağıt, türkü, bilmece, masal, halk hikâyesi, fıkra, atasözü, deyimler, tekerlemeler gibi sözlü gelenekte yaşayıp kuşaktan kuşağa aktarılan anonim ürünlerden oluşur. Halk Edebiyatı kavramı içinde toplanan bu türlerin bir bölümü günümüzde de bazı bölgelerde dinamik olarak yaşamaktadır. Çok zengin ve çeşitlilik gösteren sözlü edebiyattaki anlatım türleri ve manzum eserler özellikle kırsal kesimde yaşayan halkın kültür birikimini sağlamakta, duygu, düşünce ve hayal hazinelerini Anadolu bölgesinde canlı olarak devam eden Âşıklar geleneği, kahvelerde, düğünlerde, bayramlarda, sohbetleri zenginleştirirken, aynı zamanda dinleyenleri düşündürmekte ve eğlendirmektedir. Nasrettin Hoca, Bektaşî, Laz ve benzeri tipler etrafında teşekkül etmiş ve etmekte olan fıkralar güldürürken düşündürmekte toplumu ve kişileri eleştirirken anlatanı ve dinleyenleri daha iyiye, daha güzele yöneltmektedir. Bilmeceler yetişen genç nesillerin zihin gelişimine yardımcı olmaktadır. Atasözleri ve deyimler eski nesillerin tecrübelerini ve tavsiyelerini yeni nesillere aktarmaktadırlar. Millet hayatındaki, savaşlar, göçler, destanlarda anlatılmış, ölenlerin ardından yakılan ağıtlar ve her konuyu işleyen türküler kederi, neşeyi ve sevgiyi yansıtmaktadır. Dini ve kutsî yaşayıştaki heyecan ve vecd ilâhîlerle anlatılmış, âşıklar Türk dilinin anlatım gücünü, inceliğini musiki ile dile getirerek yüzyıllarca yaşatmışlardır. Türk Halk Edebiyatının Başlıca Özellikleri Türk halk edebiyatı 12. başlayarak Anadolu’da dinî ve din dışı olmak üzere iki koldan gelişmeye başlamıştır. Halk edebiyatında daha çok şiir türünde ürünler verilmiştir. 17. halk hikâyesi ve halk tiyatrosu türlerinde de ürünler verilmiştir. Şiirde Nazım birimi dörtlüktür. Ölçü, millî ölçümüz olan hece ölçüsüdür. Hecenin en çok 7’li, 8’li ve 11’li kalıpları kullanılmıştır. Fakat şehirde yaşamış, medrese eğitimi almış bazı ozanlar aruzu da kullanmışlardır. Genellikle yarım kafiye kullanılır. Daha çok redifle ahenk sağlanır. Kafiyenin yanı sıra “ayak” da söz konusudur. Şiirler önceleri kopuz, şimdilerde bağlama eşliğinde okunur. Dil halkın kullandığı Türkçe’dir. Konu, şekil ve dil bakımından dış tesirlerden uzaktır. Nazım şekil ve türleri arasında türkü, koşma, mani, ninni, semai, varsağı, destan, ilâhî, nefes sayılabilir. Şiirlerin konuya göre özel başlıkları olmaz. Türe ve şekle göre genel adları vardır koşma, destan vb. Konular, halkın sürekli iç içe olduğu, aşk, tabiat, ayrılık, hasret, ölüm, yiğitlik, din, şikâyet gibi konulardır. Daha çok somut konular işlenir. Halk edebiyatının da kendine özgü mazmunları, mecazları vardır. Sevgilinin kaşı, gözü, yanağı, boyu her şiirde aynıdır. Nesirde Nesir halk edebiyatında nazma göre çok çok önemsiz kalmıştır. Çünkü duygu ve düşüncelerin kalıcılığı şiirle daha kolay sağlanmaktadır. Nesir örnekleri arasında halk masalları, halk hikâyeleri, efsaneler, ata sözleri, deyimler, halk tiyatrosu, bilmeceler, fıkralar sayılabilir. Bunlardan en yaygınları -tür olarak- masallar, hikâyeler ve efsanelerdir. Ata sözü, bilmece ve deyimler zaten -halkın ürünü olmakla beraber- her alanda herkes tarafından kullanılmaktadır. Anonim Halk Edebiyatı Hece ölçüsünü esas alan ürünlerle, atasözü, destan, masal, hikâye, efsane, fıkra, ninni, türkü, bilmece, mani, ağıt gibi söyleyenini genellikle belirleyemediğimiz sözlü ürünler “anonim halk edebiyatı” adı altında toplanmaktadır. Tamamen sözlü bir edebiyattır. Ürünler sözlü yolla oluşur; yine ağızdan ağıza aktarılarak yayılır. Âşık Tarzı Türk Edebiyatı Şiirini, aşk, doğa, kahramanlık gibi konularda, sazıyla birlikte söyleyen şairlere İslâm’dan önce “ozan”, “baksı”, “kam” denilirken, İslâm’ın kabulünden sonra “âşık” ya da “saz şairi” denmiştir. Âşık, bir yönüyle eski destan epope geleneği sürdüren, ama başka bir yönüyle, adının da belirttiği gibi “sevda şiirleri” lirik türden şiirler söylemekle görevlenmiş bir sanatçıdır. Bu âşıkların oluşturduğu edebiyata da “âşık tarzı Türk edebiyatı” denir. Âşık tarzı Türk edebiyatı şiiri, Anadolu’da XVI. sonra -daha önce de var olmasına rağmen- anonim halk şiirinin etkisinde gelişen ve saz şairlerinin meydana getirdiği bir edebiyattır. Önceleri anonim halk şiirinin etkisinde ve dili sade iken zamanla klâsik şiirin etkisine girmeye başlamış ve dili de buna paralel olarak kısmen sadeliğini kaybetmiştir. Âşık edebiyatı şiirden ibarettir. Bu şiir din dışı bir şiirdir; âşık da denilen şairlerin kopuz, bağlama, cura, tambura eşliğinde söyledikleri sözlü-besteli edebiyat türüdür. Gelişme alanları arasında kahvehaneler, asker ocakları, kervansaraylar, bozahaneler, tekkeler, konaklar vardır. Halk âşığı sözünün yerine “halk ozanı” ifadesi de kullanılır. Halk âşıkları hemen her konuda sayısız eserler bırakmışlardır. Bu ürünlerin önemli bir bölümü okuma yazma bilmeyen âşıklarca irticalen söylendiği için unutulmuş bir bölümü de cönklerle, yazılı olarak korunmuştur. Âşık, Türk Halk Edebiyatında XVI. yy’ın başından itibaren görülen şair tipidir. Âşığın şairlik gücünü rüyasında pirin sunduğu “aşk badesini” içmekle ve “sevgilisinin hayalini” görmekle kazandığına inanılır. Rüyada genellikle âşık adayının karşısına bir sevgili veya saz çıkmaktadır. Rüyaların süsü ak sakallı bir derviş ve bazen bir bazen üç dolu bardaktır. Bardağın rüyada tas hâlinde görülmesine de sık sık rastlanır. Ozanlara rüyada sunulan tasların içindeki mayilere “aşk dolusu” denir. Fars Edebiyatı’nın etkisiyle bâde adını da almaktadır. Bunlar; erlik, pirlik ve aşk badesi diye adlandırılırlar. Âşıklar, saz şairliğini usta âşıkların yanında öğrenir, sonra onlardan mahlâs alarak diyar diyar gezmeye, ellerinde saz şiirler söylemeye başlarlar. Âşıklarımız genellikle bir usta âşığın yanında yetişirler. Ondan hem usta deyişlerini hem de sanatın icrasına ilişkin yol ve yöntemleri öğrenirler. Âşık meclislerinde, kahvelerde bu ustaların sanatlarını icra ediş biçimlerini yeterince kavradıktan sonra, ustalaşan ozanlarda kendilerine çırak alırlar ve gelenek bu şekilde devam eder. Âşık, bilgi, duygu ve becerisini yaptığı atışmalarda gösterir. Atışmalardaki amaç; yarışmak ve kazanmaktır. Atışmalarda en az iki âşık karşı karşıya gelir. Mecliste bulunan saygın bir kişinin ya da usta bir ozanın ayak söylemesiyle atışma başlar. Ayağa uygun dörtlük söyleyemeyen âşığın yenilgisiyle atışma sona erer. Âşık Edebiyatının başlıca unsurlarından birisini hikâye anlatma oluşturur. Saz şairleri içerisinde geleneğe bağlı olanların çoğu âşık meclislerinde hikâye anlatırlar. Bir kısım usta saz şairleri ise, bir yandan usta malı halk hikâyeleri anlatırken bir yandan da kendi düzdükleri hikâyeleri anlatırlar. Çıldırlı Âşık Şenlik, Ercişli Emrah, Sabit Müdami geleneğe bu yanıyla katkıda bulunmuş saz şairleridir. Tunguzların, “şaman”; Moğolların ve Boryatların “bo” veya “bugue”; Yakutların “oyun” ouioun; Altay Türklerinin “kam”; Samoyetlerin “tadibei”; Finovaların “tietoejoe” bakıcı; Kırgızların “baksı/bakşı”, Oğuzların “ozan” dedikleri ve halk arasında büyük bir yer ve ehemmiyetleri olan bu temsilciler, toplumun yaşam biçimlerini düşünce ve duygularını, olaylara bakış açılarını şiirleriyle dile getirmişlerdir. Aşıklık geleneği Anadolu coğrafyasında bugün de canlı olarak yaşatılmaktadır. – 13. yy Yunus Emre – 16. yy Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, – 17. yy Köroğlu, Âşık Ömer, Gevherî, Kayıkçı Kul Mustafa, Ercişli Emrah – 19. yy Dadaloğlu, Dertli, Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni, Seyrani, Ruhsati… – 20. yy Âşık Veysel, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Sefil Selimi… Günümüz Halk Edebiyatı Genel Özellikler Türk halk edebiyatı Anadolu’da 13. Yunus Emre’yle ve 14. yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyeleri’yle ilk olgun ürünlerine vermeye başlamıştır. Anadolu’da “ozan”ın ve “kopuz”un yerini “âşık” ve “bağlama” almıştır. Baştan beri anonim olarak süregelen halk edebiyatı özellikle 15. itibaren hem anonim hem de kişisel ürünlerle gelişmesini sürdürmüştür. Son dönem Türk halk edebiyatı sadece kişisel ürünlerle kendini göstermektedir. Şehirde yaşayan eski halk şairleri divan şiirinden de etkilenmiş, günümüz halk şairleri ise konu ve tema bakımından şiiri daha da genişletmişleridir. Şekil bakımından halk şiirinde değişiklik görülmez; muhteva ise değişen zamanın ve diğer edebiyat dallarının tesiriyle çağdaşlaşmıştır. Buna rağmen mazmunlar, sıfatlar, dertler, sevinçler aynıdır. Âşık Veysel, Ali İzzet Özkan, Talibî Coşkun, Erzurumlu yaşar Reyhanî, Şeref Taşlıova, Karslı Murat Çobanoğlu günümüz halk şiirinin başlıca temsilcileridir. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatı İslâmiyet’in ve Tasavvufun etkisiyle ortaya çıkmıştır. İslâmiyet’in kökleşip yayılmasında büyük etkisi olan tasavvuf, zamanla edebî eserlerde de işlenmiş, din ve tasavvuf, edebiyat aracılığıyla yayılmaya çalışılmıştır. Tasavvuf, fizik ötesi gerçekleri, insanı, insanlığı ve evreni kapsayan bir düşünce düzeni, bir din felsefesidir. Kalbi dünya alâkalarından ayırarak, Allah sevgisiyle doldurmayı amaçlayan tasavvuf, bir düşünüş ve inanç sistemidir. İçinde yaşadığımız âlemin esrarı nedir? Niçin yaşıyoruz? Niçin geldik bu dünyaya? Biz neyiz? Yaşamanın anlamı, var olmanın aslı, gerçek başlangıç ve son nelerdir? İşte tasavvuf bu sorulara cevap vermeye çalışır. Tasavvufa göre her şeyin kaynağı Tanrı’dır. Evrenin varlığı Tanrı’nın güzelliğinin yansımasıdır. Tanrı tek güzelliktir ve tek varlıktır. İnsanlar da Tanrı’nın birer parçasıdır. İnsan yaratılmakla, dünyaya gönderilmekle aslında gurbete gönderilmiştir. Herkes ona kavuşmak için çalışmalıdır. O’na kavuşmak için çabalayanlara ve O’nun mutlak ve eşsiz güzelliğine hayran olanlara âşık denir. Mutasavvıf ise âşık olmanın yanı sıra, tasavvuf felsefesini yazı ve şiirlerinde işleyen, insanlara tasavvufu, dolayısıyla insan ve Allah sevgisini aşılayan kişilerdir. Bunlardan Hoca Ahmet Yesevî Anadolu Türklerinin geliştirdiği tasavvuf edebiyatının ilham kaynağıdır. Onun Divan-ı Hikmet adlı tasavvufî eseriyle ve Orta Asya’dan Anadolu’ya gönderdiği öğrencileriyle Türk Tasavvuf edebiyatının XIII. temelleri atılmıştır. Bu edebiyat, Bektaşîlik tarikatıyla gelişmiş, Yunus Emre ile en mükemmel anlatım yeteneğine ulaşmıştır. Yunus Emre’yi bu kadar üne kavuşturan bir başka özellik de dinî-tasavvufî konuları ayrımsız bir insan sevgisiyle anlatmış olmasıdır. XIII asrın ikinci yarısıyla XIV. Asrın başlarında yaşamış olan Yunus Emre, şiirde çığır açmış büyük sufî ve şairdir. Yunus Emre; Divan, Aşık, Tekke ve Tasavvuf Edebiyat tarzlarının her üçünde de etkili olmuştur. Eserlerini sade bir dille söylemiş, hem heceyi hem aruzu kullanmış, lirik şiirin en güzel örneklerini vermiştir. Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatına Tekke edebiyatı da denir. Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatında asıl olan sanat yapmak değil, dinî-tasavvufî düşünceyi yaymaktır. Şair, mensup olduğu tarikatın düşünce sistemini, felsefesini yaymak için şiiri bir araç olarak kullanmıştır. Bunda anonim halk edebiyatının büyük etkisi olmuştur. Tekke şairlerinin çoğu tarikatlarda yetişmiş şeyh ve dervişlerdir. Onlar dinî inançları yasaklama ve korkutma yöntemiyle değil, insanı, Allah’ı, tabiatı, cenneti vb. sevdirmekle yaymışlardır. Tekke şiir, halk şiirinden de divan şiirinden de nazım şekilleri almıştır. Hem aruz hem hece vezni kullanılmıştır. Dil sadedir, çünkü halka yöneliktir. Önemli Temsilcileri – 13. yy Mevlânâ, Sultan Veled, Yunus Emre Divan, Risaletün-nushiye – 14. yy Âşık Paşa – 15. yy Süleyman Çelebi, Hacı Bayram Veli, Eşrefoğlu Rumî – 16. yy Pir Sultan Abdal C Klâsik Türk Edebiyatı Divan Edebiyatı başlangıçta iki yabancı gelenek olan Arap-Fars özellikle Fars edebiyatları geleneğine dayanarak kurulmuş, zaman içinde taklidi aşan Osmanlı terkibi ve üslûbuna ulaşarak millî edebiyat hüviyetini kazanmıştır. Klâsik Türk edebiyatı gibi Batı tesirinde gelişen Türk edebiyatı da zamanla kendi benliğini kazanmıştır. Doğuş ve gelişme serüvenleri birbirine benzer. İslâmîyet’in yerleşmesi sürecinde oluşmaya başlayan bir edebiyattır. Bundan dolayı konuları arasında din, Allah, peygamber, tasavvuf vb. önemli bir yer tutar. 13-19. yüzyıllar arasında ürün veren bu edebiyata şairlerinin şiirlerini “divan” adı verilen yazmalarda toplamaları dolayısıyla Divan edebiyatı denir. Bu edebiyat, medrese kültürüyle yetişen aydın şairlerin Arap ve İran edebiyatını örnek alarak oluşturdukları klâsik bir edebiyattır. Zamanla bu taklit sona ererek özgünlük yakalanmıştır. Klâsik Türk edebiyatı, eski Türk edebiyatı, yüksek zümre edebiyatı diye de adlandırılır. Aydın tabaka, yüksek zümre edebiyatı denmesinin sebebi bu edebiyatı yapanların ve ona ilgi gösterenlerin seçkin çevrelerden oluşu olarak gösterilir. Bu bir iddiadan öteye gitmiş değildir. Klâsik edebiyatta nesirden çok nazım önemlidir. Nesirde de nazım unsurları seci, ahenk vb kullanılmıştır. Nesirdeki dil nazma göre daha anlaşılmazdır. Bu edebiyatta şekil ve muhteva bakımından belirli kalıplar vardır güzellik anlayışı, mecazlar… Tezkireler, şairlerin hayatlarını anlatan ve şiirlerinden örnekler veren eserler olarak bu edebiyatın tarihinin ve başarısının vesikalarıdır. Divan Şiirinin Başlıca Özellikleri Divan şiirinin kökleri İslâm öncesi Arap şiirine dayanır. Bu şiir tarzı İslâmiyet’ten sonra, bu dine giren çeşitli milletlerin katkısı ile önce Arapça’da, daha sonra Farsça ile Doğu ve Batı Türkçelerinde, en sonra da Hint Müslümanlarının yazı dili olan Urduca’da gelişmiştir. Nazım birimi genel olarak “beyit”tir. Dört ve daha fazla dizeden oluşan bentler de kullanılmıştır. Ölçü aruz ölçüsüdür. Son zamanlarında az da olsa hece kullanılmıştır. Tuyuğ ve şarkı hariç bütün nazım şekil ve türleri Fars edebiyatı aracılığıyla Arap edebiyatından alınmıştır. Kelime ve kelime grupları yönünden Arapça ve Farsça’dan oldukça çok etkilenmiştir. Süslü, sanatlı ve ağır bir dil kullanmışlardır. Redif ve kafiyeye önem verilmiştir. Göz için kafiye esastır, tam ve zengin kafiye kullanılmıştır. Şiirlerin kasideler ve mesneviler hariç belli bir adı yoktur. Şiirin sonunda şairin mahlası takma adı geçer. Nazım şekil ve türleri kesin sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Şiirlerde genellikle konu bütünlüğü olmadığı gibi bütün güzelliğine değil parça güzelliğine önem verilir. Kısmen kasidede ama özellikle mesnevilerde konu bütünlüğü vardır. Sanat için sanat ön plândadır. Anlam da söyleyiş de son derece önemlidir. Bu yüzden söz sanatları bolca kullanılmıştır. Konular genellikle gerçek hayattan uzaktır. Aşk, sevgili, ölüm, ıstırap, şarap, övgü ve din gibi konular en çok işlenen konulardır. Soyut konular işlenir. Duygu ve düşünceler, kalıplaşmış “mazmun”larla anlatılır. Fikirler ve duygular neredeyse ortaktır. Boyun servi; kaşı keman; çenenin elma; ağzın nokta oluşu her şairde aynıdır. Divan şairlerinin müstakil dünya görüşleri ve felsefeleri yoktur. Hepsi aynı fikirleri değişik bir biçimde söylemişlerdir. Divan şairleri Fars edebiyatının üstatlarına yetişmeyi hedefleyip zamanla onları geçtikleri gibi birbirlerine de benzemeye çalışmışlardır. Bundan dolayı nazirecilik geleneği oluşmuştur. Şairin kişiliğini ve büyüklüğünü, söyleyiş orijinalliği ve güzelliği sağlar. Divan şairi daima aşıktır. Bu aşk onulmaz dert olmakla beraber şair bu dertten memnundur, onlara göre bu derdin dermanı gene bu derdin kendisidir. Hatta zamanla beşerî aşk yerini Allah aşkına bırakır. Bu sebeple âşık mecazî sevgilisine kavuşmak istemez. En başarılı ve tanınmış divan şairleri Baki, Fuzuli, Nedim ve Nefi’dir. Divan Nesri Divan edebiyatında nesre inşa, nesir yazana münşi, nesirlerin toplandığı eserlere münşeat denir. Nesir türündeki eserler; tarihler, münşeat, tezkireler; ilmî, dinî ve ahlâkî eserlerdir. Divan nesri üç bölümde incelenir Sade Nesir Halk için yazılan sade anlatımlı nesirlerdir. Bu nesirle halka yönelik masal, efsane, öykü, destan, dinî ve tasavvufî konular anlatılır. Aşıkpaşazade Tarihi, Mercimek Ahmet’in Kabusname’si, Kul Mesut’un Kelile ve Dimne çevirisi, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si bu nesrin önemli örnekleridir. Orta Nesir Tarih ve bilim kitaplarında gördüğümüz nesirdir. Ustalık göstermek amacı güdülmediği hâlde dili sade nesirden ağırdır. Katip Çelebi’nin bazı eserleri ve Naima’nın kendi adıyla anılan tarihi bu nesre örnektir. Süslü ve Sanatlı Nesir Seciler düz yazıda kafiye, söz ve anlam sanatları, bağlaçlarla uzayıp giden cümleler bu nesrin ayırıcı özelliğidir. Dili, yabancı söz ve tamlamalarla yüklüdür. Sanatçı bu nesirle ustalığı göstermeye çalışır. Süslü nesir, ahlâk ve felsefe konularını işler ve bazı mektuplarda görülür. Sinan Paşa’nın Tazarruname’siyle Veysî ve Nergisî’nin nesirleri bu türün örnekleridir. Nesir Türleri Münşeat Mektuplar ve düzyazı örnekleri. Tarih Tarihî olayları anlatan eserler. Örn Naima, Neşrî… Siyer Peygamberimizin hayatı ve savaşları. Tezkire Çeşitli sınıftan meşhur insanların, özelikle şairlerin biyografileri. Örn Ali Şir Nevai, Mecalisün-nefais; Lâtifî, Tezkire; Sehî, Tezkire; Kınalızade Hasan Çelebi, Tezkiretüş-şuara… Surname Büyük düğün törenleri. Gazavatname Çeşitli kahramanların savaşları. Seyahatname Gezi yazıları Örn Evliya Çelebi, Seyahatname 17. yy.. Hilye Peygamberimizin iç ve dış özellikleri. Yüzyıllara Göre Divan Edebiyatı 13. yy – Hoca Dehhanî İlk divan şairi olarak kabul edilir. Din dışı konularda ve lirik şiirler yazmıştır. Aşk en önemli temadır. – Sultan Veled Mevlevilik tarikatinin kurucusu ve Mevlânâ’nın oğludur. – Şeyyad Hamza Lirik şiirleriyle tanınır. 14. yy. – Ahmedî Din dışı ve şiirleri vardır. Divan şiirinin ilk başarılı şairi kabul edilir. Eserleri Cemşid ü Hurşid mesnevî, İskendername mesnevî, Divan… – Nesimi Tasavvufî ve lirik şiirleriyle, özellikle tuyuğlarıyla tanınır. Şiirleri coşkulu ve akıcıdır. Azerî Türkçesi ile yazmıştır. Sonraki şairleri de etkilemiştir. Divanı vardır. – Âşık Paşa Garipname’si meşhurdur. 15. yy. – Şeyhî Harname adlı mesnevisi ünlüdür. Mesnevi hiciv türündedir. Hüsrev ü Şirin adlı bir mesnevisi daha vardır. Bir gazel şairidir. Asıl mesleği hekimliktir. – Süleyman Çelebi Mevlid’i ünlüdür. – Necatî Bey – Ahmet Paşa – Ali Şir Nevaî Çağatay şairidir. Eserlerini Çağatay Türkçesi ile yazmıştır. Lirik şiirleri vardır. Çok sayıda eser vermiş önemli bir şairdir. Otuza yakın eseri vardır. Edebiyatımızdaki ilk şairler tezkiresi olan biyografi Mecalisü’n-Nefais ona aittir. Hamse’si de ünlüdür. Muhakemetül-lûgateyn adlı eseri ünlüdür. Eserde Türkçe ile Farsça’yı karşılaştırarak Türkçe’yi üstün tutmuştur. Eseri, o dönemde Türkçe’nin ikinci plâna itilmesine tepki olarak ve yeni yetişen şairlere Türkçe’nin de üstün bir şiir dili olduğunu kanıtlamak için yazmıştır. 16. yy. – Bakî 1526-1600 Divan şiirinin üstatlarındandır. Kanunî döneminin ihtişamı onun şiirlerine de yansımıştır. İyi bir medrese eğitimi almıştır. Çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Kadılık görevlerinde bulunmuştur. Çok istediği şeyhülislâmlık mertebesine gelememiştir. Rindane gazel şairidir. Dünya zevkini, hayattan kâm almayı prensip edinmiştir. Daha çok din dışı konuları işlemiştir. Aşk, tabiat, devrin zenginliği şiirlerinin konularıdır. Şiirlerinde tasavvufa da yer vermiştir. Ahenkli bir dili vardır. söyleyişe önem vermiştir. Söz sanatlarını da başarıyla kullanmıştır. Sultanuş-şuara unvanını kazanan şair, divan şiirini İran şiiri seviyesine yükseltenlerdendir. Divanının yanı sıra başka eserleri, nesirleri de vardır. Kanunî Mersiyesi meşhurdur. – Fuzulî 1495-1556 Divan edebiyatının en büyük şairi olarak kabul edilir. O bir gazel şairidir. Bağdatlıdır. Kerbelâ’da yaşamış, türbedarlık yapmıştır. Hayatı sıkıntılar içinde geçmiştir. İyi bir eğitim görmüş, Arap ve Fars dillerini öğrenmiştir. Şiirlerini Âzerî Türkçesi ile yazmıştır. Tasavvuf ve aşk şiirinin vazgeçilmez konularıdır. Onun aşkı mecazî aşk değil hakikî aşktır. Mecazî aşkı -tasavvuf anlayışına uygun olarak- hakikî aşka bir köprü olarak kullanmıştır. Aşk acısından hoşnuttur. Derman istemez. Kavuşmayı da istemez. Çünkü bilir ki derman ve kavuşma aşkı bitirecektir. Istırabın yanında rintlik de vardır şiirlerinde. Fuzulî ilme çok önem verir. İlimsiz şiirin temelsiz duvara benzediğine inanır. Mesnevi dalında da Leylâ vü Mecnun’u meşhurdur. Leylâ ile Mecnun aşkını en içli bu eser dile getirmiştir denilebilir. Eser daha sonra yazılan ve aynı adı taşıyan eserlere örnek ve esin kaynağı olmuştur. Şikâyetname, onun hiciv türünde yazdığı bir mektuptur. Türk edebiyatında hicve de mektuba da önemli bir örnektir. Eserleriyle sonraki divan ve bazı halk şairlerine önderlik etmiştir. Türkçe ve Farsça divanının yanında Leylâ vü Mecnun mesnevi, Hadikatüs-süeda, Beng ü Bade, Şikâyetname, Sakîname Heft Cam, Tercüme-i Hadis-i Erbain, Rind ü Zahid, Sıhhat ü Maraz, Muamma Risalesi, Matlaul-itikad, adlı eserleri ve Türkçe mektupları vardır. – Bağdatlı Ruhî Sosyal aksaklıkları işleyen Terkib-i Bend’i en önemli eseridir. 17. yy. – Nef’î 1575-1633 Erzurum doğumludur. İyi bir medrese eğitimi almıştır. Şiirde sözün gücüne, yani şairaneliğe önem vermiştir. Ona göre söyleyiş ve ses unsuru son derece önemlidir. Dili oldukça ağırdır. Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaları fazlaca kullanmıştır. Fakat dili akıcıdır. Divan edebiyatının en önemli kaside şairidir. Şöhretini kasideleri ile sağlamış, şairaneliğini kasideleriyle ortaya koymuş, kendini en mübalâğalı şekilde kasidelerinde övmüştür. Ölçü tanımayan bir şairdir. Överken göklere çıkarır, yerdiğinde de adeta yerin dibine geçirir. En önemli eseri divanıdır. Siham-ı Kaza eserinde hicivlerini toplamıştır. – Nabî Hikemî şiirin öncüsüdür. Didaktik şiirleriyle ünlüdür. Yaşadığı dönemin gerileme dönemi etkisiyle toplumun aksayan yönlerinden hareketle öğüt verici şiirler yazmıştır. Hayrabat ve Hayriye mesnevileriyle divanı vardır. 18. yy. – Nedim 1680-1730 Lâle devri şairidir. Bir gazel şairidir. Şarkıda da en önemli isim odur. Devrin zevkini ve eğlencesini şiirlerinde işlemiştir. Şiirlerinde zevk, safa, çapkınlık seviyeli, nükte, zarafet, aşk, şarap, tabiat, neşe ve musikî bir aradadır. Dinî konulara hiç yer vermemiştir. Şiirde divan edebiyatının katı kurallarının dışına çıkarak mahallileşme cereyanını başlatmıştır. Şiire halk ruhunu, deyimlerini, zevkini, coşkusunu, İstanbul’u ve İstanbul Türkçesini şiirlerine yansıtmıştır. Dili yalın, açık, ahenkli ve akıcıdır. Söz sanatlarını da başarıyla kullanmıştır. En önemli eseri divanıdır. – Şeyh Galip 1757-1799 Divan edebiyatının son büyük üstadıdır. Mevlevî şeyhlerindendir. Dili süslü ve ağırdır. Şiirlerinde musiki önemlidir. Sebk-i Hindî tarzının temsilcisidir. Başlıca eserleri divanı ve sembolik bir aşk hikâyesi olan Hüsn ü Aşk’ıdır. Hüsn ü Aşk tasavvufî bir eserdir. Devir nazariyesini, Allah aşkını, tarikat felsefesini bu eserinde işlemiştir. Hüsn-i mutlak olan Allah’ı ve onun güzelliğini bulma yolundaki âşığın başına gelebilecekleri anlatmıştır.
Türklerin İslamiyeti kabul etmelerinin kültürel sonuçları neler olmuştur? Araştırınız. Türklerin kültürüne İslam dini ne kadar yakında olsa, bazı farklılıklar vardır. Türkler Müslüman olduktan sonra genel itibari ile kültürlerini muhafaza etmişler ve geliştirmişlerdir. Özellikle İslam kabul edildikten sonra Edebiyat alanında güzel eserler ortaya konmuştur. Karahanlılarda Türkçe kullanılarak Kutadgu Bilig Yusuf Has Hacip tarafından yazılmıştır. Önemi Türk-İslam tarihinin ilk yazılı eseri ve siyasetnamesidir. Divan-ı Lugat’it Türk Kaşgarlı Mahmut tarafından Türkçe yazılmıştır. Türkçenin Arapça’dan aşağı kalır bir dil olmadığını ispatlamak için yazılmıştır. Önemi İlk Türkçe sözlüktür. Atabetü’l-Hakâyık Edip Ahmet Yükneki tarafından Türkçe yazılmıştır. Divan-ı Hikmet Hoca Ahmet Yesevi tarafından yazılmıştır. Önemi İlk Türk tasavvuf kitabıdır. Gaznelilerde Firdevsi’nin yazdığı Şehname’dir. Büyük Selçuklu Devletinde yazılan en önemli eser Nizam’ül Mülk’ün yazdığı Siyasetname’dir. Türkler, İslamiyet’e geçince edebiyatlarında bir farklılaşma olmuştur. İçerik olarak artık İslami kelime ve kavramlar edebiyata konu olmaya başlamıştır. Allah, hak, peygamber gibi kavramlar eserlerinde kullanılmıştır. Aynı zamanda şekil olarak da değişim kendini göstermektedir. Dörtlükler yerini beyte, hece yerini aruz bırakmıştır. Divan edebiyatı diye bir edebi gelenek ortaya çıkmıştır. Eski Türk anlayışını büyük ölçüde yerini korurken İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra Abbasiler, Gazneliler ve Karahanlılar’ın etkisinde kalmışlardır. Hükümdarlar ise önceleri yabgu, bey, Tuğrul Bey’in 1055 Bağdat Zaferinden sonra ise “Sultan” unvanını kullanmaya başlamışlardır. İlk Türk İslam devletlerinde esnaf ve zanaatkârların aralarında dayanışma sağlamak amacıyla kurdukları dini karakterli örgüte “Ahilik” denirdi. Osmanlı’ daki karşılığı lonca Updated 07 Aralık 2015 at 2047
türklerin islamiyeti kabul etmesiyle başlayan türk dili dönemi